Hikaye: Fısıldaşan Ruhların Ağıdı

Bağırıp çağırabilir, ağlayarak merhamet dilenebilirsiniz. Dizlerinizin üstüne kapanıp istediğiniz kadar yalvarabilirsiniz. Hatta daha öteye gidip tehditler savurmaya başlayabilirsiniz. Ya da belki pazarlığa girişmeyi deneyebilirsiniz. Öyle ya, en azılı düşmanlar bile menfaatleri ön planda olduğunda anlaşma masasına oturabilirler. Fakat Gümüş Gözlü Kraliçe; asla! Kim olduğunuzun, hangi amaçla orada bulunduğunuzun ya da nereden geldiğinizin hiçbir önemi yoktur. İster çiçek toplamaya gelmiş bir çocuk, ister yakacak odun bulmak için varmış bir ihtiyar, isterse kralınızın taleplerini bildirmek için gönderilmiş gururlu bir ulak, hiç fark etmez. Dryadların Kraliçesinin cevabı daima aynıdır:

Terden sırılsıklam olmuşlardı, saçını sıvazladığı elini sümkürür gibi savurdu. Temkinli adımlarla nehre yaklaştı, yolu yarıladıktan sonra ancak diz boyuna gelen suyu görünce arkasındakilere, onu takip etmelerini söyleyen formalite bir el işareti yaptı. Birkaç adım sonra tekrar karaya varmıştı. Su, kendisi için fazlaca derin olan ufaklığı omuzlarından yakalayarak çekti ve savruk hareketlerle ittirdi. “Bana bak ufaklık, canının yanmasını istemezsin değil mi?” Karşılık olarak yalnızca belli belirsiz sesler ve çocuğun sağa sola salladığı kafasıyla belirtmek istediği “hayır” cevabını aldı. Elebaşlarından biri hızla çocuğun ağzına bağlı ipi söktü. “Lütfen…efendim. Gitmeme izin ver…” ŞRAK! Çocuğun yüzünde patlayan tokat tökezleyip düşmesine neden oldu. “Velede bak sen” diyordu haydut. “Bak sen şuna, hala öğrenemedin mi yoksa?” Haydutun eli ikinci bir tokat için yükseldi, fakat geri inemedi. Birdenbire, sanki tüm kemikleri hamura dönüşmüşçesine yüzükoyun yığıldı adam. Bir ıslık duymuştu çocuk… ve sessizlik. İki elebaşı kılıçlarına sarıldı, görünmez bir düşmana karşı siper almışlardı sanki. Ardından, yine aynı uğultuyu duydu çocuk. Bir ıslık ve KÜT! Ağaca çivilenen adam dart tahtasına saplanmış oku andırıyordu. İki kişi kalmışlardı yalnızca, elebaşı hızla çocuğun arkasına geçti, boğazına dayadığı kılıcı sertçe bastırdı. “Yaklaşmayın, sakın ha! Yoksa keserim.” Sesi soğukkanlı çıkıyordu, oysa boğazına dayalı kılıcı tutan ellerin tir tir titrediğini açıkça görebiliyordu çocuk. İleri geri sallanan bıçak çocuğun boğazında tehlikeli bir dansa tutuşmuştu. Hemen sonra, belli ki haydut fazla bastırmış olacak ki çocuk tarifsiz bir acı hissetti. Gözlerini devirdiğinde, çıplak ayaklarına bulaşan kızıllığı gördü. Ansızın her taraf kızıl oldu onun için. Son gördüğü, yanı başındaki haydutun seğirerek kanlar fışkırtan boğazı oldu. Sonrasıysa… sonrası onun için mutlak sükunetti.

“İki gözün arasına iyi nişanlanmış tek bir ok.”


Yabancı acele etmiyor, kara yağız atını zorlamadan ilerliyordu. Nehrin kıyısına geldiğinde sürüklenmiş cesetlerin bıraktığı kan izini gördü. Yüce Melitele, bana güç ver. Sonumun onlardan farklı olması için bana yardım et. Atını tırısa geçirerek nehrin sığ olduğunu tahmin ettiği noktasına doğru sürdü. Dizginleri tutan elleri buz gibi soğuktu ve titriyordu. Elini pelerininin iç cebine attı ve mühür sarılı bir parşömeni, kafasının üstünde tutmaya dikkat ederek ağır ağır ilerledi

Genç dryad zeytin yeşili saçlarını başının arkasına savurdu. Sadağından temkinlice çektiği okunu kirişe geçirdi ve yapraklarının arasında, onlarla uyumlu yeşil kıyafetleriyle, kaybolduğu ağacın dallarından birisine çömeldi. Gözlüyordu genç dryad, birazdan alnının ortasına yiyeceği bir okla yaşamı son bulacak ulağın menziline girmesini gözlüyordu.

“Ceádmil!” diye bağırdı ulak tiz sesiyle. “Bu mektubu kraliçenize ulaştırmakla yükümlüyüm.” Belli ki kadim lisana hakim değildi.

Ulakların dokunulmazlığı insanlar içindir demişti kraliçe. O halde sorununuzu oklarımızla çözelim. Ve kaçınılmaz sonun habercisi o ıslık. Lanet olsun! diye tısladı kendi kendine. Ok ulağa ulaşmış fakat yeterince iyi nişanlanmamıştı. Adamı yalnızca belinden vurabilmişti. Kaçacak şimdi diye düşündü fakat eyleme geçemeden ulağın önüne, tam gidiş yoluna bir ok düşmüştü. Bu bir uyarı sinyaliydi.

Tarçın rengi saçlı bir dryad hızla çalılıkların arasından fırladı. Ulak, uyarı ile olduğu yere mıhlanmış, korkudan hareket dahi edemiyordu. Bir eli halen daha sorumluluk bilinciyle, havaya asılmış gibi duran mektubu tutuyordu, diğeri ise gayri ihtiyari kanayan beline gitmişti. Dryad ulağı oturması için teşvik etti, ardından mektubu adamın elinden çekip aldı. Ortak lisanı bildiği için okumaya başladı fakat mektup ona yazılmamıştı. Telaş içerisinde bağırıp çağırmaya başladı. Mektup derhal Eithné’ye teslim edilmeliydi.


Maribor Prensi Jurkast’tan Brokilon Hükümdarı Eithné’ye

Ceádmil,

Sayın Brokilon Hükümdarı, sizinle aramızda yıllar boyunca gelişen dostluğa ve bazı genç dryadların babası olmama güvenerek formaliteleri bir kenara bırakıyorum ve hemen konuya giriyorum. Son dönemlerde casuslarım, Verden Kralı Kistrin’in topraklarını genişletme niyetinde olduğunu ve Cidaris Kralı Ethain’in yeni donanması için malzemeye ihtiyaç duyduğunu belirtti. Kistrin belli ki babasının politikalarını izliyor ve bu uğurda Cidaris Kralı Ethain ile gizlice masaya oturmuşlar. Demem o ki, bu ikilinin çıkarları Brokilon’da kesişiyor. Hükümdarım, Brokilon’u savunmayı gurur meselesi yaptığınızı ve şartlar ne olursa olsun insanlarla iş birliğine yanaşmadığınızı biliyor ve takdir ediyorum. Ayrıca size yardım etmek istiyorum. Sadece kendi çıkarlarım için değil, Brokilon pek çok küçük krallığın arasında duruyor ve böylece olası iç karışıklıkları önlüyor. Ayrıca dryadlar hiç kimseye geçit vermiyor, Nilfgaardlılara bile. Gördüğünüz gibi, yalnızca size olan muhabbetimden ötürü ordumun barışta olduğumuz krallıklarla savaşmaları için can atmıyorum, ancak en azından dürüstüm. Hem ayrıca belki bu ittifak yeni tutuşmaya başlayan dostluğumuzun büyümesine sebep olur.

Saygılar.

Gümüş gözlü kraliçe mektubu katlayarak bir kenara koydu ve bükülerek yuva haline getirilmiş meşeden dışarı çıktı. Devasa ağacın önünde diz çökmüş, kraliçelerinin dönüşünü bekleyen dryadlar ayaklandı.

“Hanımefendi Eithné, hükmünüz nedir?”

“Hiçbir şey.” dedi Eithné buz gibi bir sesle. “İnsanlardan yardım almayacağız. Jurkast bana Verden ve Cidaris krallarından bahsetmiş. Onlar kim? Benim tanıdıklarım Craag An’ın derinliklerinde gübreleşmiş cesetler olarak yatıyor. Kistrin ve Ethain buraya, Brokilon’a gelecek ve ağaçların arasından esen rüzgara kulak verecek. Cevabımı orada duyacaklar.”


Ölüm; doğanın, üzerinde yaşayan canlılara karşı uyguladığı bir başkaldırının sembolüydü ve son derece doğaldı. Ancak Aglaïs bunu başkalarına uygulayabileceği fikrini şiddetle reddederdi. İnsan, elf, cüce, dryad hatta bir kurtadam. Hiç fark etmez. Col Serrai’nin şifalı suları hamadryad’ın kontrolü altındaydı ve kapısı daima ve herkese açıktı. Aglaïs Col Serrai’den nadiren uzaklaşırdı fakat bazen acil müdaheleler gerekirdi.

“Önce insanlar” demişti dryad buyurgan bir sesle. “Bizimkilerin durumu fena değil.”

İri yarı birkaç dryad yaralıları arabalara yüklemiş ve Aglaïs’in verdiği, kan dolaşımlarını yavaşlatan ve hücre yenilenmesini kolaylaştıran bir iksir içirmiş ve Col Serrai’ye doğru sürmeye başlamıştı. Yaralı insanlar sarı ve siyahlar içerisindeydi. Verden renkleri. Birkaç tane de ölü vardı, hem dryadlardan hem insanlardan. Besbelli Kral Kistrin büyük darbeyi atmadan önce nabız yokluyordu. Aglaïs hemen yaralı dryadların yanına, oradan oraya koşturdu. Conyhael denilen, yalnızca Brokilon’a özgü şifali bir bitki ve karakafes otu yardımıyla yaralarını sardı ve birkaç basit büyü formülüyle hızlıca bir ön tedavi uyguladı, ardından onları da tembihleyerek durumu ağır olan diğerleriyle ilgilenmek için Col Serrai’ye doğru koşturmaya başladı.


“Ne?” Dryadların Kraliçesi şaşırmışa benziyordu. “Bu kadar erken mi saldırdılar?” Şaşkınlığı öfkeye dönüşüyordu. Aglaïs ise kafa sallamakla yetindi. Boş yere nefesini tüketmeyi hiç sevmezdi. Bacağı ağır yaralanmış ve iltihaplanmış bir Verden askerine yeşilimsi, katı kıvamlı bir merhem sürdü ve irice bir yaprakla sarmaya başladı. Askerin canı felaket yanmış olsa gerek acılı nidalar atıyordu.

“Şu şişeyi verir misiniz Hanımefendi Eithné? Kırmızı mühürlü olan.” Eithné alınmadı, utanmadı veya kibirli bir ifade takınıp çekip gitmedi. Çünkü Eithné’ye göre şifacılık kutsal bir meslekti. Bir can almak kolaydı peki ya başkalarına can bağışlamak? Bu yüzden şişenin kırmızı mühürlü mantar tıpasını açtı ve sıvıyı adamın ağzına bizzat döktü. Birkaç saniye sonra bağırışmalar kesilmişti.


Loş ışıkla aydınlatılmış, her iki yanında biblolar ve büstler sergilenen mağaraya ürkek ve temkinli adımlarla yaklaştı. Çıplak ayaklarını mağara yüzeyinde toprağa bastığında böcekler ve fareler kenarlara çekildiler. Elindeki tahta parçasını, girişi aydınlatan bir meşalenin üstünde bir süre bekletti. Nihayet alev almaya başladığında yavaşça yola koyuldu. Derledi ki, dryadların kraliçesinin saçları eriyik gümüşten kalbi ise dövülerek sertleştirilmiş çelikten yapılmaydı. Oysa gerçek değildi bu. Craag An’ın derinliklerindeki bu antik nekropolde ilerlerken Eithné baştan başa korku içindeydi.

Mağaranın ucuna kadar ilerledi, meşalesini toprağa sapladı ve standına baharın renkleri gibi çiçekler atılmış büyük büstün önünde diz çöktü. Baharın ve kırların hanımı beni terk etme. Arkasından gelen bir sesle irkildi. Kafasını yarım çevirdi, mağaranın loşluğunda seçemediği ufak tefek birisi süzülmüştü içeri. Eithné onun genç, haylaz dryadlardan birisi olduğunu sandı.

“Lütfen, biraz yalnız kalmalıyım.”

İçeri süzülen silüet söz dinlemedi. Biraz daha dikkatli baktığında elinde bir demet çiçek taşıdığını gördü Eithné. Tarifsiz yabancı elindeki çiçeği, devasa büstün altına, diğerlerinin yanına usulca koydu.

“Çiçek bırakmaya mı geldin?” diye sordu Eithné.

“Hayır, çiçek bırakmaya gelmedim ama buradakiler benim için.”

Eithné ateşin yakınında, gizemli dryada daha yakından bakma fırsatı buldu. Oysa yabancı bir dryad değildi. Bal sarısı saçları omuzlarından aşağı bukle bukle dökülüyordu. Çiçeklerden örülmüş bir taç kondurulmuştu bu saçların üstüne. Beyaz, tülden giysisi içinde oynak bir ruh gibi adeta süzülüyordu.

“Korkuyor musun Eithné? Yüzünde korku görüyorum. Nedir ruhuna huzursuzluk veren, Brokilon Kraliçesi?

“Bir şeyler sona eriyor. Eigean evelienn deireadh” Sesi sanki Eithné’nin kendi ağızından çıkmamıştı.

“O halde ver elini bana, seni sislerin ötesine, kırlara götüreyim. Her şeyin son bulduğu yere.”

Eithné tedirginlikle başını çevirdi. Kendisine tutması için uzatılmış, o davetkar, pürüzsüz eli gördü.

“Hayır” diyebildi güçlükle. “Bugün olmaz. Bir gün mutlaka ama bugün olmaz.”

“Öyleyse söyle bana. Hala korkuyor musun? Seni tir tir titreten o ismi söylemeni istiyorum.” Sesi peluş oyuncaklar gibi yumuşaktı. Fakat şüpheye yer yoktu bu seste, cam kesiği gibiydi. Kırılgan fakat tehditkar.

“Morénn.”


Dryad seri adımlarla sarmaşıkların üstünden atladı, hiç takılmadan taşların ve oyukların sağından ve solundan süzüle süzüle ilerledi. Büyük bir meşenin ardında gittikçe yükselen tümseği gördüğünde doğru yere geldiğini anlamıştı. Bir kaç dakika sonra tepeciği arşınladı ve Col Serrai’nin serin ve sıcak şifalı nehirlerine ayak bastı.

“Ceádmil, Aglaïs. Belinden yaralanan ulak ne durumda?”

“Onu tedavi ettim, eski sağlığına kavuşmak üzere.”

“Aferin, peki yürüyebilir mi?”

“Öyle sanıyorum.”

“O halde hemen yola koyulmalı.” Dryad kuşağına sıkıştırdığı mektubu Aglaïs’e uzattı. “Hanımefendi Eithné bu mektubun Prens Jurkast’a götürülmesini istiyor.”

“Hanımefendi Eithné Jurkast’ın teklifini kabul etti mi?”

“Evet.”


Verden ve Brokilon (kendi deyimiyle) hükümdarı Kistrin borazanlar ve yüksek gümbürtülü çalgılar eşliğinde Vda Nehri’nin karşı kıyısında haykırarak ilerliyordu.

“Boyun ey Brokilon!”

“Sonun geldi!”

“Merhametli kralımız karşısında teslim olun!”

Askerler birer birer nehri geçmeye başladılar, ve birer birer düşmeye. Başlarının üstüne kaldırdıkları kalkanlarıyla dryadların görünmez oklarından kurtuldular. Karşı kıyıya, yani Brokilon ve Kuzey Krallıkları arasında doğal sınır kabul edilmiş Vda nehrinin Brokilon sınırına geçtiklerinde, bellerindeki baltalarıyla yavaş yavaş ağaçları kesmeye başladılar. Ağaçların üstüne veya yakınlarındaki çalılıklara saklanmış dryadları girdikleri deliklerden çıkarmaktı planları. Ağaçların gövdelerine vurulan her bir balta ve nacak darbesiyle bir kaç tane asker okların ucunda can veriyor fakat durmaksızın yenileri geliyordu.

Kral Kistrin’in ordusu çok kalabalıktı.

Kral Ethain teknelere yüklediği donanmasıyla beraber Ribbon kanadından Brokilon’a varmıştı. Yol boyunca bazı tekneleri batırılmış olsa da plan onlar için neredeyse kusursuz işliyordu. Kral Ethain bizzat teşrif etmiş, köpekbalığı ve ahtapot eti yemekten iyice yağlanmış iri cüssesiyle donanmanın en önlerinde ilerliyordu. Yanında ise Dagobert diye seslendiği, deneyimli ve kudretli bir büyücü vardı. Cidaris Kralı Ethain nehrin karşı kıyısına, Brokilon sınırına geldiğinde diğer tarafında kral ile beraber yürüyen bando takımı başı Valdo Marx’a işaret verdi.

Trompet uzun uzun çaldı, sonunda Valdo Marx gür sesiyle bağırmaya başladı.

“Brokilon hükümdarı ve halkı, merhametli kralımız Ethain hiç kimsenin kanının akmasını istemiyor. Bu yüzden size son bir şans tanıyor. Onunla masaya oturup anlaşmanız için. Ancak acele edin çünkü Kral Ethain sabrıyla bilinen bir şahıs değildir. Kral Ethain’in teklifini kabul et Eithné, Brokilon Hükümdarı. Yedi Düvel onun ne kadar adil ve merhametli bir kral olduğunu bilir, size de haksızlık yapılmayacağını temin ederim.”

Asırlar geçmiş gibi gelen bir sessizlik oldu. Eithné kıpırdamadı bile, birdenbire rüzgar esmeye, devasa kayın ve gladiçyaların arasından hızla uğuldamaya başladı. İşte tam o an, Eithné işaret verdi. Ağaçların arasında kamufle olmuş dryadlar kirişe dayalı oklarını aynı anda çekip bıraktı.

Ansızın başlayan ok yağmuru Kral Ethain’i fazla heyecanlandırmışa benzemiyordu. Dagobert adını taktığı büyücüsü eliyle bir takım karmaşık işaretler yaptı ve tüm ordu tıpkı görünmez bir kalkanla çevriliymiş gibi gelen oklar yeterince yaklaşamadan kelebeklere dönüşüyor ve uçup gidiyordu. Dryadların şaşkınlığından coşan Cidaris ordusu savaş nidaları eşliğinde ormanın içerisine dalışmaya, ateş alan herşeyi kül etmeye başlamıştı. Dagobert de farklı bir şey yapmıyor, alev büyüleriyle tüm ormanı yangın yerine çevirmeye yemin etmişçesine etraftaki bütün yeşilliği kızıla boyuyordu.


Genç dryad yavaş yavaş çöken karanlığın puslu yalnızlığında emin adımlarla ilerledi. Sınırda daima bazı aklı havada insanlar olurdu ve bazen yalnızca uyarmak için bazense öldürmek adına pek çok defa oklar yaylardan çıkardı. Ancak gerçek bir mücadeleyle karşılaşmayalı uzun zaman olmuştu. Dryadların pek çoğunun adeti olmasa da Morenn ismindeki bu kız okçuluk becerileri bir kenara hedefleriyle yüz yüze yüzleşmekten büyük keyif duyardı.

Dryad kız geç kalmıştı. Birdenbire ağaçların arasından fırlayan iki asker hızla üstüne atıldı.

“Morenn!” Dryad birdenbire irkildi, bir adım geri çekildi ve belinde, yapraklardan örülme yeşil bir kuşağa sarılı kılıcını çekti. Gözleri, kendisini uyaran dryadı aradı fakat hiçbir şey göremedi. Aynı esnada nacaklarını çekmiş iki zebella üstüne geliyordu.

“Gel bakalım küçük kaltak. Gerçek bir erkek neymiş göstereyim sana?”

“Bunu yanımıza alalım ha? Ne dersin Tavik? Küçük yatak oyuncağımız olur.” Askerler gülüştüler. Dryad kız tabi ki ortak lisanı biliyordu. Safkan bir dryad olmadığı her halinden belliydi. Yeşil, incecik giysisinin altında ufak göğüsleri seğiriyor, gitgide yaklaşan tehlikenin verdiği korkuyla hızlı hızlı alıp verdiği her nefesle bir şişip bir daralıyordu. Kendisine savrulan ilk nacak darbesinden kaçındı, sonrasında hızla ileri atılıp kılıcını Tavik’in koluna doğru savurdu. Hareketleri son derece hızlı ve akıcıydı.

“Vay, gördün mü Felipe? Bu piç yılan gibi kıvrak.”

Dryad, saldırıya geçti. Yine hedefinde Tavik vardı. İri yarı ve hantal asker karanlıktaki dansı takip etmekte zorlanmış ve bu dansı rakibinin yönetmesine izin vermek zorunda kalmıştı. Felipe ise geniş bir iki adım ile dryada yetişmiş, nacağını arkasından savurmuştu.

Kız yaklaşan tehlikeyi son anda fark etmiş olmasına rağmen karşılık vermek için vakit bulamamıştı. Yine de tek ayağı üzerinde dönüp, iri balta tarafından ikiye yarılmaktan son anda kurtulmuş ve hamleyi az da olsa karşılayabilmişti. Darbenin ağrılığıyla bir iki metre kadar savrulmuş, sarmaşıkların ortasına, kalçasının üstünde düşmüştü. Kız hızlıca toparlandı fakat ayağa kalkar kalkmaz gözleri kararmaya başladı. Kendimi… savunmalıyım. Şimdi damarlarında dolaşan her bir kan damlasını hissediyor, hepsi zonklarcasına kesik kesik sancıyordu. Özellikle başında, üst arka kısımlarında feci bir ağrı duyumsadı. Elini kesilmiş göğsüne götürdü, yara çok derin değildi, en azından o ilk tahlilde öyle hissetmişti. Kılıcını elinde çevirerek avcuna oturttu, ardından üstüne gelen muhafızların yaklaşmasını bekledi.

“Leydim Adalette, sizi tekrar görebilmek ne büyük zevk.”

“Sizi de efendi büyücü. Dagobert miydi?”

“Ah, hayır. O beni yetiştiren efendimin adı, kendisine duyduğum muhabbetten ötürü ben de kullanıyorum.”

“Öyleyse, efendi Dagobert, şunları bir incelemek istersiniz sanırım.” Büyücü kafasını sallayarak masaya yaklaştı. Masanın üstünde, Von Elea hanesinin, yani bu evin hizmetçilerinden birisinin günlüğü duruyordu. Hizmetçi, kızın bir kaç defa şiddet eylemlerine başvurduğunu, bir defasında ise oyuncaklarından birisini kafasına attığı yazmıştı. Büyücü işaretli sayfaları hızlı hızlı okudu, yüzünü bilgiç bir ifadeyle salladı.

“Leydim Adalette, bu inanılmaz ve felaket kötü. Üzülerek itiraf etmeliyim ki şüphelerimde haklıydım.”

“Yani… kız lanetli mi?”

“Bu sıradan bir lanet değil leydim. Yüce Eltibald’ın kehanetlerinde bahsettiği türden bir lanet. O kehanetlerde adı Kara Güneş Laneti olarak anılan türden.”

“Peki ne yapacağız?”

“Kızı yanımda götüreceğim. Efendi Stregobor ve bir kaç tane daha deneyimli arkadaşımla beraber inceleyeceğiz. Yıllar önce onlara karşı alınabilecek tüm önlemleri aldığımızı sanardım ama…”

Küçücük ayak parmakları odanın kapısının eşiğinde belirdi. Yedi, sekiz yaşından büyük olamayacak bir kız çocuğu yumruk haline getirdiği elleriyle gözlerini ovuşturuyordu.

“A-anne?”

“Gel kızım, içeri gel. Efendi Dagobert ile tanış.”

“Merhaba prenses.”

“Efendi Dagobert seni ormana, meyve toplamaya götürecek. Öyle değil mi efendi Dagobert?”

“Kesinlikle evet, hatta küçük hanım, hemen yaverlerimi sizi götürmeleri için çağırıyorum. Yalnızca bir kaç dakika sonra ben de sizinle geleceğim.”

Küçük kız neşeyle kafa salladı. Suratında tatmin olmuş bir sırıtış vardı.

“Sizi gelişmelerden haberdar ederim leydim.”

“Görüşmek üzere efendi Dagobert.”

***

Bırakın ve gidin demişti büyücü, Bırakın ve gidin. Biraz eğlenmeme engel oluşturacak bir şey söylemedi. Yaver heyecanlanmıştı. Neden olmasın? diye sordu kendi kendine.

Yaver, çalılıkların kenarında böğürtlen toplayan kızcağızı kolundan çekiştirerek nehrin kenarında yetişmiş sazlıklara götürdü. Etrafta kimsecikler yoktu halbuki. Ancak onun bilmediği ise, buranın Brokilon olduğuydu.

“Geç bakalım ufaklık şöyle, şimdi seninle bir oyun oynayacağız.”

“B-bırak beni! Canımı yakıyorsun.” Küçük kız elbette neye uğrayacağını tam olarak bilmiyordu. Ancak sezmiş olsa gerek ki içinde büyüyen umutsuzlukla ağlamaya başladı.

Yaver, pantolonunu tuniğine tutturan kayışı çözdü, pantolonu aşağı kaydığında çırılçıplak bacakları bütün iğrençliğiyle açığa çıktı. Kızın soylu modasına uygun pileli kumaştan elbisenin üstüne gevşekçe geçirmiş olduğu şalı söküp attı ardından elbisesini, belinden aşağı hızla yırtarak…

Genç dryad son anda yetişmişti. Acı çeken ve ağlayan kız çocuğunun sesini duyarak koşturmaya başladı. Nehir sınırına yaklaştığında gözlerine inanamadı.

Dryad hışımla elini sadağına götürdü, kirişe oku geçirirken kafasından ağlayan kızın dryad olabileceğine dair bir ihtimal geçiyordu. Bunu düşünerek daha da öfkelendi, nişan almaya fazla zaman ayırmasa da ok hedefini buldu. Adamın kalbinin iki parmak yukarısına tok bir sesle saplandı.

Küçük kız omuzlarının üstünden akan bir sıcaklık hissetti fakat dönüp arkasına bakma cesaretini gösteremedi. Hırıltılar ve seğirmeleri duyunca ancak kafasını çevirebildi fakat mor giysisi baştan aşağı kıpkırmızı olmuştu. Korku içinde donup kaldı, şimdi ailesi ve büyücü muhakkak onu suçlardı.

Dryad, küçük kızın yüzünü nehir suyuyla temizledi, korkmamasını tembihledi ve elini tutup ormana doğru yürümeye başladılar. Niyeti kızı Duen Canell’e götürüp Hanımefendi Eithné ile görüştürmekti. Sonrasına Hanımefendi Eithné karar verirdi muhakkak ama sağlıklı ve terkedilmiş bir kıza suyu içirmemesi için hiçbir sebep yoktu. Kızda bir rahatsızlık olması ihtimaliyle önce Col Serrai’ye gitmeyi tercih ettiler. Nitekim Hanımefendi Eithné’de bir sebepten ötürü oradaydı.

“Gel, Sirssa. Misafirimiz kimdir?” Eithné küçük kızı sıcak bir tebessüm ile karşıladı.

Sirssa adındaki dryad, yol boyunca kızla biraz konuşmayı başarmıştı. Bu yüzden cevap verebilmesi için yüzünü ona doğru çevirip mutlulukla gülümsedi. Kız ise şaşkınlıkla açtığı gözlerini Sirssa’ya dikti, ona kızdı fakat bir saniye sonra hemen bağışladı. Tedirginlikle,

“Adım Eliza…leydim.”

“Gel Eliza, otur yanımıza. Anlatmak ister misin?”

“Hanımefendi Eithné, yardım çığlıklarını duyduğumda nehrin kenarındaki sazlıklarda kıza tecavüz eden toy bir oğlan vardı.” dedi Sirssa mağmur bir ifadeyle.

Eithné yüzünü buruşturdu. “Gel kızım, seni temizleyelim. Yeni giysiler giydirelim.”


Aglaïs, yalnızca bir saat sonra yaralıların hepsiyle ilgilenmişti. Sirssa da ona yardım etmişti tabi.

“Kız bir soylu.” diyordu Sirssa. Der demez meşenin içinden dryadlara özgü, yapraklarla örülmüş giysinin içinde ahenkle yürüyen çok güzel bir kız çocuğu belirdi. Eithné kızın saçlarını tarıyordu.

Sirssa hayranlıkla iç geçirdi.

“Hanımefendi Eithné, onu birine benzetiyorum. Tıpkı…Tıpkı…”

“Morénn gibi.”

***

Duen Canell’de iç içe geçmiş pek çok meşe ağacından yuvalar vardı. Eithné, dryadların birinden Su’yu getirmesini istedi. Ne çok dryad vardı burada. Tek tük insan ve elf erkekleri de vardı tabi.

“İç kızım, Brokilon suyudur bu. İç ve acılarından kurtul. İç ve Brokilon’un çocuklarından ol.”

Kız hiç tereddüt etmedi. Öz annesi tarafından lanetli olmakla suçlanıyordu. Aptal bir büyücü onu tedavi etmekle kandırıp, ölüme yollamıştı. Yaverleri tarafından tecavüze uğramıştı ve hepsinden daha zedeleyici olanı, o çok sevdiği babası tüm bunlar olurken hiçbir itirazda bulunmamıştı.

“Hanımefendi Eithné, ben bir canavar mıyım?”

“Hayır çocuğum.” dedi Eithné kararlılıkla. Fakat sonrasında kısaca duraksadı. Kızcağızı avutacak fakat yalan olduklarını çok sonradan anlayacağı sahte laflar etmek istemedi. “İnsanlar sürekli canavar hikayeleri üretip durur. Kendi canavarlıklarını gizleyebilmek için. Ailesinden kopardıkları çocuklar peşlerine düştüklerinde büyücüler lanetler türetir. Soylu hanenin küçük kızının tokasını çalan varlıksız hizmetçi, yaptığı anlaşılınca kızdan türlü bağrışmalar işitince hemen onu canavar atfedecek şeyler yazmaya başlar. Zamanımın çoğunu senin gibi, geçmişleri keder ve pişmanlıkla dolu insan kızlarıyla geçiriyorum. İnsanların nelere başvurduklarını tahmin bile edemezsin…” Kıza sarıldı, göğsüne sıkıca bastırarak saçını okşadı. Küçük Eliza daha önce pek rastlamadığı, adını koyamadığı bir duyguya kapıldı. Tıpkı,

Anne şefkati gibi.


Kız suyu içer içmez yere yığıldı. Seğirmeler ve nöbetler eşliğinde, baygınlık halinde pek çok halüsinasyon gördü. Sonradan lafını etmeye asla cesaret edemediği halüsinasyonlar. Ve bittiğinde, artık özgürdü. İçinde kendisini daima rahatsız edecek bir huzursuzluk kırıntısı kalmıştı ama onu da boşvermeye karar verdi.

“Adın nedir kızım?”

“Morenn.”

“Morenn. Brokilon’un çocuğu.”

Dryad kıvrak bir çalımla ileri atıldı. Kılıcını başının üstüne kaldırdı ve şık bir piruvet ile Tavik’in şahdamarına şık bir kesik attı. Ritmi bozulmamıştı bile. Felipe daha önce böylesine hızlı ve ölümcül bir darbe daha görmemişti, şaşkınlık ve korku içinde ayaklarını geriye sürüyerek kaçmaya yeltendi. Fakat dryad ona yetişti, adam savunacak bir pozisyona geçemeden dryad’ın kılıcı adama saplanmıştı.

Çok garip bir his diye düşündü Felipe. İçinde bir şeylerin kayması ve hareket etmesi.


Morenn, sebebini kestiremediği sezgisel bir eğilimle ormanın içinde koşturuyordu. İçinde gittikçe büyüyen bir öfke dizginleniyor ve sanki bacakları ondan bağımsızmışçasına hareket ediyordu. Er ya da geç alevlerin içinden sıçradı ve yapraklarından yavaş yavaş yanmaya başlamış bir ağacın tepesine kedi gibi fırladı. İçindeki öfke gittikçe kabarıyor ve çok yakın olduğuna dair sinyaller alıyordu. Ve sonunda büyücüyü gördü. Ansızın zihninde tüm parçaların birleştiğini hissetti. Zaman zaman denk geldiği anılarının ve içinde sebepsiz yere biriken öfkenin kaynağını bulmuştu.

Nihayet, Dagobert alev büyüleriyle sağı solu yakarken hiç beklemediği bir şey oldu. Ansızın alevlerin üstünden çeliğin kızıl parıltısı gözlerini aldı. Büyücü zamanında tepki verememişti, tepesinden elinde kılıçla atlayan dryad seri hareketlerle kılıcını savuruyor, büyücünün durmaksızın bloklamaya çalıştığı asasını tutan ellerini bir saniye bile rahat bırakmıyordu.

Kız ölümcül vuruşu yapmak için gerildi, fakat büyücü bu defa doğru anı yakalayarak asasının küre biçimindeki sert topuzuyla son anda canını kurtarmayı başardı. Dryad yine aynı yerinden vurulmuştu, bir iki metre kadar geri savruldu. Ağız dolusu sövdü ve zoraki hareketlerle yeniden doğrulmaya çalıştı. Büyücü ise büyü formüllerinden birisini hazır etmiş, kız kalkar kalkmaz tepesine yollayacağı alev topuyla onu cehenneme göndermeyi planlıyordu. Nitekim dryad sonunda doğruldu ve başını çevirdiği gibi doğrudan suratına yaklaşan kızıl bir cisimle karşı karşıya kaldı.

Alev topu kıza çarptı ve büyü bir aura tarafından soğurulmuş gibi yok oldu.

Kız şok olmaya vakit harcamadı, yaydan fırlamış bir ok gibi sıçradı, bir, iki ve üçüncü adımda büyücünün yanına vardı. Şaşırtmacalı bir saldırıyla adeta havaya kandan bir yelpaze açtı. Büyücünün kopmuş kolu asasıyla alevlerin içine gömüldü.

“Senin büyün bana işlemez.”

“Fakat…Nasıl?” Büyücü şaşkınlığını halen üstünden atamamıştı. Dryad şık bir çalımla kılıcını adamın diz kapaklarına savurdu, büyücü yoğurulmuş hamur gibi adeta yere aktı.

“Hatırladın mı?”

Büyücü, kendi sonu gelirken anlamsız şekilde sırıttı.

“Eliza.”

Ve kılıç hiç tereddüt etmeden boğazına saplandı.

“Hayır! Morenn benim adım. Brokilon’un kızı.”


Brokilon’a yapılan ilk keşif saldırısının komutanı Lord Petr, şifacı dryadın verdiği iksirlerden olsa gerek oldukça uyuşuk vaziyetteydi. Yanı başındaki askerlerinin bazıları inliyor, bazıları uyuyor bazıları ise Lord Petr gibi yarı bilinçli vaziyette etrafı gözlemliyordu.

Her taraflarından kanlar sızan, acı içinde çığlıklar atan pek çok insan ve dryad sedye benzeri tekerlekli arabalara yüklenmiş sürekli Col Serrai’ye geliyor, şifacı dryadlar durmaksızın oradan oraya koşturup hastalara şifa dağıtıyordu. Aglaïs de tıpkı diğerleri gibi bir var olup bir kayboluyordu.

Uyuşmuş vaziyette de olsa Lord Petr kısa bir süreliğine gözleriyle Aglaïs’i yakalamayı başardı.

“Leydim Aglaïs” dedi Lord Petr yumuşak bir sesle. “Neler oluyor, nereden geliyor bu kadar hasta?”

Aglaïs arkasına döndü, pek çok dryad arılar gibi çalışıyordu, en azından bir dakikası olduğunu düşündü.

“Sizinkiler ve Cidarisliler.”

“Yazık. Ne kadar ilerlemişler?”

“İç kesimlere varmış olmalılar. Hanımefendi Eithné dryadları Duen Canell’i savunmaları için geri çekiyor.”

Lord Petr’ın birkaç askeri de elbette konuşmaları duymuştu. İçlerinden Mikul isimli, kısa boylu ve şişman olanı neşeyle çığırdı.

“Kralım Kistrin çok yaşa. Leydi Aglaïs, bizi bırakın lütfen. Gidelim ve şehit olalı…”

“Boş konuşma Mikul.” Lord Petr askerinin lafını böldü. “Kralımız bize ihanet etti fakat dryadlar bizi ölüme terk etmedi. Ah merhamet, sen… sen…”

“Ah Melitele, sendeki espri anlayışı hiç kimsede yok.”


Cidaris ve Verden orduları görülmemiş bir kuvvetle ilerliyor, karşılarına çıkan her bir dryadı kılıçtan geçiriyordu. Yol göstericileri ve iz sürücüleri, av köpekleriyle beraber Brokilon’un başkentine, Duen Canell’e giden yolu tespit ediyor, kutsal ormanın derinliklerinde yatan hazinelere anbean daha da yaklaşıyorlardı.

Nihayet o ünlü köprüden geçtiler, ışık saçan mantarları takip edip eğilip bükülmüş onlarca meşenin altına kurulu Duen Canell şehrine vardılar. Fakat Morenn geç kalmıştı. Dryad normal şartlarda insanlardan çok daha hızlı yol alırdı fakat yaraları onu yavaşlatıyordu. Eninde sonunda Duen Canell’e vardığında göreceği manzarayı hiç hayal etmemişti.

Orman boyu sağa sola dağılmış askerler genç dryadı gördükleri gibi yakaladılar. Çekiştire çekiştire ordunun merkezine geldiklerinde, Morenn tıpkı kendisi gibi başka dryadların da yakalandığını gördü.

“Evet, Kraliçe Eithné. Hala direnmeye kararlı mısın?” Kistrin’in suratında edepsiz bir gülümseme vardı.

“Defol insan. Çek git Brokilon’dan.”

“Öyle mi dersiniz?” Kistrin eliyle anlamsız bir işaret verdi. Askerleri, Morenn’de dahil olmak üzere pek çok dryadı sürükleyerek açıklığa getirdi. “Bakalım Eithné, Ormanların Kraliçesi, çocuklarından kaçının ölümüne ağlamadan karşı koyabileceksin? Ha çelik kalpli hükümdar?” Kistrin bir el işareti daha yaptı. Kumral saçlı dryadın kafası ve bedeni artık başka yerdeydi.

Eithné tepki vermedi. Büyücü dryadlarının yardımıyla içten bir savunmada başarılı olabileceğine inanmak istiyordu.

Bir dryadın kafası daha kesildi.

Ve bir tanesinin daha.

Sıradaki ise Morenn’di. Eithné’nin gözünden bir damla yaş süzüldü. İki Verdenli muhafız, dryadın kafasını önlerindeki taşa dayadı, cellat kılıcını kaldırdı.

Morenn’in yere düşen kafasıyla beraber Eithné’de yere yığıldı.

Histerik bir çığlık attı, ansızın tüm orman, güneş henüz doğmasına rağmen birden karanlığa gömüldü. Ağaçların üstünde öten kuş seslerinden eser kalmamış, hepsi kaçışmakta olanların kanat çırpma sesleriyle değişmişti. Dryadlar ve insan askerleri şaşkınlıklar içinde birbirlerine baktı. Şimdi Eithné, kapalı gözlerinin ardında, uçuşan binlerce öfkeli ruh görüyor ve aralarında fısıldaşarak okudukları ağıdın melankoli dolu nağmelerini işitiyordu.

“Dagobert nerede?” diye öfkeyle tısladı Ethain.

Ansızın baş gösteren hava değişimine tek aldırmayan Kistrindi.

“Sikerler. Yeter bu kadar gösteri. İLERİ!”

Askerler emre itaat etti, tekrar kılıçlarına sarılarak koşturmaya başladılar fakat yapamadılar. Sarmaşıklar ve ağaç kökleri birdenbire uzamış, herkesi yerine sabitlemişti. Altlarındaki zeminin üşümüş bir kedi gibi titrediğini hissettiler.

Devasa bir meşe ağacının kökleri topraktan kurtuluyor, sanki hayvansı bir varlıkmışçasına ayaklanıyordu. Şoka uğramış askerler ve krallar kendilerini tutan sarmaşıklardan kurtulmak için var güçleriyle çabaladı, kılıçları ile altlarındaki sarmaşıkları kesiyorlar fakat hemen yenileri bitiyordu. Kurtulmayı başaranlar anında krallarını kurtarmak için koşturdu. Sonunda bir kafile diğerlerini arkada bırakarak tabana kuvvet kaçmaya, ormandan çıkmaya çabaladı. Diğerleri Yüce Meşe’nin kökleri ve dalları altında gübre olmak üzere toprağa karışıyor veya dryadların oklarının ucunda can veriyordu.

“Danamebi adına!”

Eithné nihayet başını kaldırdığında gördüklerine inanamadı. Verdenli ve Cidarisli cesetlerin üzerinde ışıltıyla süzülüyor, koluna taktığı sepetinden mavi, sarı, mor renkte tohumları serpiyordu. Eithné içten bir teşekkür etti.


“Vay canına.” dedi Jurkast. “Brokilon hiçbir yardım almadan Verden ve Cidaris ordusunu bozguna uğrattı, üzgünüm Kraliçem Eithné. Ulağım haberi zamanında yetiştiremedi. Hiç merak etmeyin, cezasını mümkün olan en adil biçimde keseceğim.”

“Hayır.” diyerek kestirip attı Eithné. “Ulağa hiçbir şey yapma Jurkast. Yardım teklifin için teşekkürler, şimdi ayrıl Brokilon’dan.”

“Tek bir sözünüz buradaki varlığımla sizi sıkmama son verir. Görüşmek üzere.”

“Va Faill.”

***

Son zamanda iş taksimimizdeki değişikliklerden ötürü bu defa hikayeyi Captain Kid yerine ben yazdım. Eithne ve Brokilon’un direnişi beni daima çok etkilemiştir, bu yüzden tamamen benim tarafımdan uydurulmuş kurgusal bir karakter ve hikayeyi lore’a zarar vermeyecek biçimde, bir nevi side-quel bir yaklaşımla anlatmaya çalıştım. Umarım beğenmişsinizdir, okuduğunuz için teşekkürler.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir